5 Şubat 2017 Pazar

Öğremenlik, fazlasıyla önemli bir meslektir. Bugün eğitim fakültelerine baktığımızda, hatrı sayılır bir kitlenin, öğretmenliği yalnızca maaşı için, yahut açıkta kalmamak için vs. seçtiğini görebiliriz. Buna dair bir araştırmaya rastgelmedim, herhangi bir kişisel gözlem de yapmadım. Fakat yalnızca kendi çevremdeki öğretmenlik okumak isteyen lise öğrencilerine bakarak bile bunun yanlış bir tespit olmadığı kanaatine varabilirim.
Öğretmenlerin toplumsal katkısını bir düşünsenize ? Maalesef mucitler ölümsüz olmadığından, yeni nesillere bilgileri aktarmak öğretmenlerin sorumluluğu haline geliyor. Öğretmenliğin küçümsenmemesi gerekmekle birlikte, yukarıda belirttiğim gibi, kaçış yolu olarak da görülmemesi gereken bir meslektir. Öğretmenlik sıkıcı bir koşuşturma değildir. Eğitimci kişiliğe sahip olmaktır. Eğer ille de benim bir hedefim yok, yahut hayallerimi gerçekleştiremedim, bu nedenle rastgele bir meslek edineceğim diyorsanız, kamuda bir dünya memuriyet var. Öğretmenlik gibi kıymetli bir mesleği bencillik yaparak kirletmeyin lütfen. Bugün ülkemizdeki eğitim sistemine bakarak öğretmenleri ve öğretmenliği küçümseyebilirsiniz. Fakat eğitimciliğe saygısızlık yapmaya kimsenin hakkı yok.
Türkiye'deki hemşirelerin (özellikle gelecektekilerin) özetini geçiyorum;
Çoğu ilköğretimi bitirene kadar ailesi tarafından pohpohlanarak, popüler kültüre bağlı ve hayatının tüm yönlerini asalak bir şekilde yaşar. Daha sonra garanti meslek düşüncesiyle SML hemşirelik bölümüne giderler. Ülkemizdeki erkeklerin büyük çoğunluğu saçma sapan toplumsal değerler nedeniyle abazanlığa itildiğinden bu beş para etmez, vasıfsız kızlarımızın götünü bir güzel kaldırırlar. Okulu bitirdikten sonra da hastanelerdeki işini sevmeyen, suratsız hemşirelerin büyük kısmını bu kızlarımız oluşturur. Ha, aynı ahmak kız modelinin üniversite okuma planı yapan versiyonları da anadolu liselerindeki kız öğrenci mevcudunun %99'unu oluşturmaktadır.
Bıktım;
-Yalancılıktan,
-İkiyüzlülükten,
-Hasetlikten,
-Korkaklıktan.
Yoruldum;
-Egolardan,
-Kinlerden,
-Önyargılardan,
-Dar zihniyetli insanlardan,
-Sahte dostluklardan.
Benim zoruma giden değer verdiğim insanların bana karşı yaptığı hatalar, yanlışlar değil. Kendi fikirlerini ve davranışlarını yönetmekten aciz insanların eylemlerini kişiselleştirmeyi, kafaya takmayı çoktan bıraktım.
Yalnızlık bana pek çok şeyi geniş bir perspektiften görebilmek için müthiş fırsatlar sundu. Bu fırsatları değerlendirdim ve sadece gözlemledim. Ben insanları kendilerinden daha iyi tanıyorum, ayakta durabilmek için onlara nefret duymaya ihtiyacım yok.
Sosyalleşmek, arkadaşlık, dostluk gibi kavramların benim hayatımda pek yeri olmadı. Daha doğrusu istesem de olmadı, olamadı. Pek çok zaman istemekten öteye gidip gayret de ettim. Ama olmadı, insanların ön yargılarından kurtulamadım.
İnsanlar sizin hakkınızda ilk izlenimleri sonrası bir resim oluşturuyor ve sonra da kendi yalanına inanan ahmak misali bu resme o kadar tutunuyorlar ki karşılarındaki kişinin insan olduğu gerçeğini, kendilerinin de dünyanın merkezi olmadığı gerçeğini unutuyorlar.
Bir zamanlar beni ümitsizliğe, karamsarlığa iten zorluklar, aslında hayata geniş perspektiften bakıp, başımdan geçenleri, karakterimin niye böyle olduğunu, insanların bana neye dayanarak böyle davrandığını vs. anlamamı sağladı.
Çok zor bir süreç oldu elbette. Mesela bir zamanlar birisi benimle falanca özelliğim nedeniyle alay ettiği zaman alınıp üzülürken daha sonraları ''Acaba neden alay ediyor ?'' sorusunu sorarak insan psikolojisi ve ön yargılar, tabular, değerler üzerine tespitler çıkardım. İnsan haddinden uzun süre oyalanacak sahte mutluluklar bulamayınca bazı şeyleri anlamlandırmaya çalışıyor. Benim bu hayatta dost edinmeyi bırak, etrafımda merhaba diyebileceğim insanın kalmadığı zamanlar oldu.
Farkındalık sağlaması açısından memnunum sanki bu durumdan ama, diğer yandan da yalnızlıkla başa çıkamıyorum. Hiçbir zaman kabullenilmek için sahte samimiyet göstermedim. Sempati kazanmak için olmadığım biri gibi davranmadım. İstedim ki insanlar beni olduğum gibi, iyi niyetime güvenerek sevsin, saysın. Olmadı.
Hayatın her alanında doğruların kaybettiği gibi, ben de dürüstlüğümden kaybettim. İyi biri olduğum için kaybettim. Üstüne üstlük kendi dertlerim başımdan aşkınken başkalarının dertlerine yardımcı olabilmek için canla başla uğraştım. Kendi dertlerim üzerine yormadığım kafayı değer verdiğim insanlar için yordum.
Buna karşılık olarak kenara atıldım, unutuldum. Ve boş, dağınık anıma gelip de bir hata yapınca, sanki daha öncesinde varmışım gibi silindiğim söylendi :D O kişi bunu görmez büyük ihtimalle, ha görürse de bilir kendini. Evet bu yazı bir olayın tetiklemesiyle döküldü. Ama iyi de oldu. Aklımdan geçenleri dökebilmem için bahane çıktı.
Nihayetinde bütün bunlar yetmezmiş gibi, yalnızlığın ne demek olduğunu bilmeyen insanlar tarafından kendi dertlerimi şişirmekle suçlandım. Siz beni, dertlerimi, hayat görüşümü hiç tanımadınız. Eleştirmek de size düşmez.
Öyle bir içimi dökeyim dedim. Belki birileri acır da dostum olur falan eheheheh :D
Tarihi sevmemek diye bir şey söz konusu olamaz. Tarih biliminin önemini bilen bir insan tarihi zaten sever. Tarihi sevmiyorum demek yemek yemeyi, uyumayı sevmiyorum demeye benzer. Nasıl ki yemek yemeyi, uyumayı sevmesen bile gerektiği için yapıyorsun, tarihin önemi de bunun gibidir. Dününü bilmeyen bugününü ve yarınını sağlıklı şekillendiremez.
İnsanları istemedikleri bir var olma yarışına sokup daha sonra mutlu ve üretken olmalarını bekleyemezsiniz. Mevcut düzende, belli bir yerden sonra her şeyi bir kenara bırakıp, sevmediği halde yaşamak için yapmak zorunda kaldığı bir işten kazandığı para ile aldığı vodkayı yudumlayan ve ayık gezdiği her an acı çeken insanlar görmeniz çok da olağandışı değil. Ha, bu var olma yarışında yok olan kişiliklerden söz etmeme gerek yok sanırım.
Hayatın darbeleri karşısında yılma ve insanların söylediklerine kulaklarını tıka. Çünkü güçlü olmak güçlü görünmekle değil, hayatın tüm darbelerine karşın hayallerine sımsıkı tutunmakla mümkün olur.

1 Şubat 2017 Çarşamba

Bu "Biz de aynı yollardan geçtik." saçmalıkları fazlasıyla midemi bulandırıyor.

Herhangi bir ilahi gücün varlığından emin olmadığımız bir evrende, oldukça kısa bir hayat sürüyoruz. Tarihe adını "En çok yaşayan insan" olarak yazdırmayı başarmış olan, fakat adını hatırlayamadığım Çinli bir zat bile 260 küsür yaşamıştı sanırım. O kişi hayat enerjisini, üretkenliğini kaç yaşına kadar korudu bilemem. Ama günümüz insanına baktığımda, 3 haneye ulaşabilenlerin sayısının çok az olduğunu görüyorum. Kaldı ki, 260 yıl da evren için çok kısa bir zaman dilimi.

Neyse, fazla uzattım girişi. Söylemek istediğim, hepimiz insanlığın bir parçasıyız. Her bir hücremizle evrenin ve türümüzün bir parçasıyız. Her birimiz doğuyor, kendimizce bir hayat yaşıyor, ve ölüyoruz. Herkesten Gandhi, Luther, Nietzsche falan olmasını bekleyemezsiniz. Zaten böyle bir şey mevcut dengeyi bozar, yeni bir denge yaratır. Tek yumurta ikizleri bile birbirinin birebir aynısı olamazken, her insanı eşit kapasitede değerlendirmek, yalnızca gereksiz iyimserlik olur. Fakat sorun şu ki, yukarıda saydığım gibi aktivist yahut düşünür insanlar, özellikle günümüze bakıldığında, bir şeyleri değiştirebilmek için fazlasıyla yetersiz sayıda. Ve bunun en büyük nedeni de en başta belirttiğim üzre, kabullenici korkaklar.
Hiç kimseyi suçlamanın, yadırgamanın, ezmenin, dışlamanın falan derdinde değilim, yanlış anlaşılmasın. Ben yalnızca bundan sonrakiler için ve halen çok geç kalmamış olanlar için bir bilinç yaratma gayretindeyim. Ben 18 yaşındayım, haliyle tavsiye verenlerim bol oluyor.

İşin aslı, ben bile geçtiğimiz yıllarda klişe nasihat verdiğime göre, nasihat vermek insanın doğasında olan bir şey. Herkesin mutlaka nasihat verdiği birileri vardır. Yaptığı seçimler neticesinde yahut farklı etkenler dolayısıyla görece olumlu veya olumsuz neticelerle karşılaşmış insanlar, bu tecrübeleri üzerinden birilerini uyarma ihtiyacı hissediyor. Bu biraz da insanın kendini yararlı hissetme dürtüsünden kaynaklı olsa gerek. Fakat işin aslı, yaş hiçbir önem teşkil etmiyor. Ha bu arada ara not düşeyim, bu yazı herkesi kapsamaz ha. IQ'su çoğunluğun üzerinde olanların çıkarım yapması önemli. Neyse dediğim gibi, yaş bir önem teşkil etmiyor. Biraz absürd bir örnek olabilir ama bu sistemde insanlar Gta Vice City halkına benziyor. Yani evet, farklı hayatlar ve yaşanmışlıklar var ama, hepsinden tahmin edemeyeceğiniz kadar çok var zaten. E hal böyle olunca, 18 yaşındaki toplumdan izole iyi bir gözlemcinin (Zaten topluma dahil olan iyi gözlemci olduğunu hiç sanmıyorum) 50 yaşındaki topluma dahil bir bireyin tecrübelerinden pek de kazanım elde edebileceği söylenemez.

Yani diyorum ki sevgili zeki ama korkak insanlar, kabul edilebilirliği seçmeyin. Bir eş bulmak, iş edinmek, mülkiyet ve tüketim toplumunun cezbedici nimetlerinden yararlanmak falan bunlar tabii ki kulağa çok hoş gelebilir. Ama evren belirsizliklerle dolu ve zamanın birinde evrende enerji olarak dolaşacağınızı düşünürsek, türünüzün çoğunluğuna olan bu kapasite üstünlüğünüzü heba etmemeniz gerek. Bu her şeyden önce etik değil. Hepimizin bir kapasitesi var ve sahip olduğumuzla elimizden gelenin en iyisini yapmak ve sınırlarımızın sonuna kadar gitmek bence en öncelikli sorumluluğumuz. Açıkçası kelimeler aklımdan geçenlere pek tercüman olamıyor, ama benden daha zeki veya benim 18 yaşındaki halimden daha bilgili olan birilerinin yorumlayarak yahut sorgulayarak daha yararlı hale getirebileceğini düşünüyorum. O kadar sıkıldım ki farkettiyseniz noktalama işaretlerini bile sallıyorum bilmem kaç satırdan beri. Neyse, zaten sabahın körü ve uykusuzlukla başa çıkmak için kafein ve Ritalin almış bulunuyorum. Bunları birilerinin 2017'de, 2020'de falan okuyup, anlamasını beklemiyorum. Dedim ya, içimden geldiği gibi karalıyorum işte. Belki keşfedilir, belki de bir gün yolun başındaki düşüncelerimi derlediğim bir esere eklerim. Evren belirsizliklerle dolu dostlar, zamanınızı ve enerjinizi verimli kullanın!


25 Ocak 2017 Çarşamba

Az evvel Forrest Gump filmini izledim. Bu yazıyı sabahın 7'sinde hiç uyumamış bir şekilde yazıyor olduğumu belirtmeden edemeyeceğim. Başım kullandığım ilaçlara rağmen halen ağrıyor. Ağrı kesiciyi kastediyorum bu arada.
Her neyse, filme gelelim. Gece 1 tane 10 mg lık Ritalin (uyanık tutması amacıyla) ve uyku düzenimin bozulmasına bağlı olarak gündüzlerin büyük çoğunluğunu uyuyarak geçirmemden ve gece ayakta durmamdan dolayı anti depresanımı da aldım. Şuan bulunduğum durum dolayısıyla yazım ve imla kurallarına pek dikkat edemeyebilirim, kusura bakmayın. Açıkçası ilaçların etkisinden midir yoksa sadece baş ağrısından mıdır bilinmez, filmin en duygusal sahnelerinde dahi pek bir şey hissetmedim. Açıkçası bu filmi unutmayı isterdim. Neyse, film çok da kötü değildi. Ayık kafayla filmin üzerine düşününce taşlar yerine daha iyi oturur diye düşünüyorum. Üstüne bir de birkaç sene sonra izleyerek cilalarsam çok daha keyifli olacaktır diye düşünüyorum.

Ama elbette yazının amacı Forrest Gump filmi hakkındaki görüşlerimi belirtmek değildi. Zaten yazmaya başlarken aklımda pek bir şey yoktu, doğaçlama yapacaktım. Söyleyeceğim şu ki, ben bir film izlediğimde, ondan hayata dair bir şeyler almak isterim. Yani filmin içeriğinin duygusal olması beni pek etkilemez. O nedenle kurgu yapıtlarında pek duygulanmam. Ancak özellikle savaş filmlerinin sonunda ve bazı biyografi filmlerinde hüngür hüngür ağlamışlığım vardır. Ki Er Ryan'ı Kurtarmak ile Fury'nin sonunda epey ağladığımı hatırlıyorum. Piyanist'i henüz bitirmedim. Neyse, film hakkında eleştiride bulunmak istemiyorum, çünkü dediğim gibi, pek sağlam kafayla izlemedim. Bir değerlendirme yapsam bile yanlış bir izlenim yaratarak filme haksızlık yapabilirim. O nedenle yapmıyorum, görüşmek üzere!

24 Ocak 2017 Salı

Tek başıma ne kadar sorunu çözebilirim, kaç farklı işle uğraşabilirim, dünyayı ne kadar değiştirebilirim, kaç işte başarılı olabilirim, sesimi ne kadar duyurabilirim, Sorular arka arkaya sıralanıyor zihnimde. Doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt etmekte zorlanıyorum bazen. Ama artık bir karar aldım, bu blogda olsun veya başka bir yerde olsun, yazılarımda mükemmellik, beğenilme kriterlerini falan umursamayacağım. İçimden geldiği gibi, nasıl hissediyorsam, aklımdan ne geçiyorsa öyle yazacağım. Hem belki yıllık gibi kullanırım burayı, dönüp baktığımda kendimin geçmişteki halini daha iyi görebilmek için...

6 Ocak 2017 Cuma

The Walking Dead Oyuncu Seçmeleri Nasıl Yapılıyor ?!



Buyrunuz şu kısa videoyu izleyelim ;

İyimserlik, Karamsarlık ve Gerçekçilik Üzerine Kısa Bir Öğüt

Kötümserler aşağıya bakar
ve kafalarını çarpar.
İyimserler yukarı bakar
ve ayakları kayar.
Gerçekçiler ise ileri doğru bakar
ve bundan dolayı da doğru yoldan giderler.

Bu sözü 7 sezondur severek izlediğim The Walking Dead dizisinin 7x2. bölümünde işittim. 
Hayat üzerine güzel bir nasihat...

Yılbaşı Kutlaması

"Bir insan, topluma ya da başka bir insana zarar vermediği sürece istediği gibi eğlenebilir. Buna ister yılbaşı der, ister Noel der. Bunu yaparken ister hindi yer (bir vejetaryen olarak yememelerini isterim, elbette...), ister içki içer... Bu konuda ölçüt bellidir. Başkalarına ve topluma zarar vermemek. Ancak nedense, kendisini İslâmcı ya da muhafazâkâr olarak görenlerin çoğu için bunun önemi yoktur. Her yılbaşı yaklaştığında, cehennem korkusu üzerinden söylenen sözler, dövülen Noel Babalar, gazete îlanları, afişler... Bireysel hareketlerin önemi yok. Bununla birlikte İslâmcı dernek ve vakıflarda yaşanan çocuk tâciz ve tecâvüzleri, İslâmcı yurtlarda ölen çocukların hiçbir önemi yok. O zaman önemli olan nedir? Ahlâk mı? Öyle olsa, çocuklara yapılanlardan dolayı ortalığı ateşe vermeleri gerekirdi. İnanç mı? Öyle olsa, İslâm'ı kullananlara ve böylece zarar verenlere saldırırlardı. Kültür mü? Öyle olsa, yabancı kültür unsurlarının tamâmına tepki gösterirlerdi. Peki, ne? Özgürlüğün ta kendisi... Özgürlük, topluma, kişilere ve doğaya zarar verilmediği sürece her türlü kişisel hareketin serbestliği olduğu gibi, toplum, kişi ve doğa düşmanlarının da korkulu rüyâsıdır. Zîrâ bilinç ve düşünce sâhibi olan hiç kimse, bir efendinin boyunduruğuna girmez."
-Alıntıdır;
Kutlu Altay Kocaova

Steam'in Ödemiş Olduğu Tazminat

Herkes Steam'in çarptırıldığı tazminat cezasının düşüklüğüyle ilgileniyor, fakat oyuncuların esas kazancı başka yönde oldu.
Shiftdelete'nin haberine göre dava süreci, Avustralya Tüketici Yasası çerçevesinde şikayet dilekçesi gönderen 21.124 Avustralyalı oyuncunun girişimiyle, 2014 yılında başladı. Geçtiğimiz günlerde Valve şirketinin tazminat cezasına çarptırılmasıyla neticelenen davanın oyunculara en büyük katkısı ise, 2 yıllık dava sürecinde Steam'in, tüketici haklarını destekleyen kararlar alması oldu. Steam'in dava neticesinde çarptırıldığı maddi tazminatın bu denli komik bir rakamda olmasının nedeninin ise bu düzenlemeler olduğu belirtiliyor.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şahsi görüşüm;
Bence bu mesele tüm insanlığa örnek teşkil etmeli. Hiçbir kapitalist güç odağı insanlar boyun eğmedikçe onları tüketim kölesi haline getiremez. İnsanoğlu bu kadar iradesiz ve korkak davranmazsa, Valve gibi pek çok şirket mecburen dize gelecektir.
Kaynak: Shiftdelete

Milliyetçi Ayrılık

Bu ülkenin milliyetçi, vatanperver gençleri çok yanlış sularda yüzmektedir. Ufak görüş ayrılıklarından dolayı birbirlerini boğazlamaya hazır olan Türkçüler ve Ülkücüler, tarihin tekerrürüne sebep olmaktan başka bir iş yapmamaktadır.
-Ülkücüler ikiye bölünmüş;
Başkanlığı destekleyen ve karşı olanlar olarak,
-Türkçüler daha çok bölünmüş;
Atsızcılar, Gökalpciler, ve yalnızca kendi teşkilatını düşünen menfaatçiler olarak...
Kendinize gelin, yolunuzu iyi belleyin. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugün laik bir anlayıştadır, yarın da öyle olacaktır. Bugün yeni anayasa saçmalığı ile Türklük adı yerin dibine sokulurken, birileri halen kardeş boğazlamakla meşguldür. Güç birliği ile anayasanın Türklüğü ayaklar altına alan maddelerine ve sözde milliyetçi parti Mhp'nin de desteklediği otoriter Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı harekete geçmemiz gerek.
Bakın tarihten örnek vereyim;
Osmanlı'nın son dönemlerinde de vatanperver gençler;
-Türkçü,
-Turancı,
-Osmanlıcı,
-İslamcı,
-Batıcı
diye parçalara bölünmüştü.
Bir sürü teşkilat, görüş ayrılıkları yüzünden ortak hareket edemeyen bir gençlik, neticesinde büyük bir gürültüyle tarih sahnesinden silinen 623 yıllık bir imparatorluk.
Fitne odakları asla durmayacaktır. Tarihin her vaktinde olduğu gibi bugün de milletleri bölmenin en kolay yolu olan kardeşi kardeşe vurdurma yöntemini yine kullanıyorlar. İşte burada vazife biz gençlere düşmekte. Aklınızı başınıza alın, yoksa canınızdan çok sevdiğiniz vatanınınza en büyük ihaneti kendiniz etmiş olursunuz.
Bir olur, diri olur, bu hainlerin elinden devletimizi alır isek, elbet Türkçü-Ülkücü koalisyon hükumeti kurulabilir. Hele bi önümüzü görelim önce...

Sözde Anarşistler

3-5 şarkı dinleyip, birkaç makale okuyup, Mr. Robot, Fight Club gibi 2-3 tane eserle anti-kapitalist, anarşist kesilip,
Daha sonra Burger Kingde Big Chicken menü yiyenler, Starbucksta konum atmaktan vazgeçemeyenler, son model Samsung, Apple cihazlarla gezenler, sosyal medya profillerini Marvel, DC saçmalıklarıyla, dizilerle, animelerle dolduranlar, yine sosyal medyada hayatına dair en gereksiz, sikik detayları paylaşanlar olduğu sürece kapitalizme hiçbir şey olmaz.
İyi uykular dünya...

4 Ocak 2017 Çarşamba

İsimsiz bir patlama...

İnsan çok doluyor. Acı doluyor, yalnızlık doluyor, sevgisizlik doluyor, nefret doluyor, dışlanmışlık doluyor, özlem doluyor, tutku doluyor.
Fakat bunları kimse duymadığında, tarifi zor bir hayal kırıklığıyla doluyor ki, bütün acılara bedel...
Birikiyorsun, yıpranıyorsun, yoruluyorsun. Sonra ansızın çalan bir şarkı, bir dizi/filmde gördüğün duygusal bir sahne, tanık olduğun basit bir olay, her şeyi bir kenara bırakıp, çocuklar gibi, hüngür hüngür ağlamaya itiyor seni. Rahatlıyorsun biraz, kendini hüzünle karışık garip bir huzurda hissediyorsun. Çok geçmeden yine aynı şeyleri yaşayıp, yine aynı hislerle doluyorsun.
Ölümcül bir kısır döngü sanki...